Orta Çağ mezarlarındaki parçalanmış kalıntılar, vampir avcılarının ne kadar ileri gitmeye istekli olduklarını gösteriyor. İngiltere’nin güneydoğusundaki Buckinghamshire’da, tahminen 1190 yılında, bir adam öldü. Gömüldüğü gecenin ertesinde evine döndü, karısının yatak odasına zorla girdi ve onu boğmaya çalıştı. Birkaç gün sonra kardeşlerini rahatsız etti. Geri çevrilmesine rağmen vazgeçmeyen ölü adam, 12. yüzyıl tarihçisi ve din adamı William of Newburgh’un yazdığına göre “evlerin içinde ve yakınındaki hayvanların arasında çılgınca dans etmeye başladı; nitekim hayvanların huzursuz ve anormal davranışları da bunu ele veriyordu.” “Bu durum, hem dostları hem de komşuları için büyük bir rahatsızlık kaynağıydı.” Ölü adam gündüzleri de köylüleri ürkütmeye başladı; gerçi onu yalnızca bazıları görebiliyordu. Bir şeyler yapılması gerekiyordu.
William ve 11. ile 12. yüzyılların diğer vakanüvisleri, “yürüyen ölülerin” süregelen bir sorun olduğunun farkındaydı. Bu sorunla nasıl başa çıkacaklarını da biliyorlardı. Mezardan geri dönen tembel bir rahibin cesedi baltayla vurulup ardından yakılmıştı. Köylüler, tabutlarını sırtlarında taşıyarak dolaşan iki ölünün mezarını açmış; başlarını kesip kalplerini çıkararak yakmışlardı. Oxford Üniversitesi’nden arkeolog John Blair, “Her şeyde olduğu gibi, burada da belli usuller yerleşmişti,” diyor. Buckinghamshire piskoposu ise daha yumuşak bir yol izleyerek huzursuzluk çıkaran bu din adamının günahlarını bağışlamıştı. Neyse ki cesedi yatıştırmak için başka bir işleme gerek kalmadı.

Araştırmacılar, MS 7. yüzyılın sonlarında İngiliz köylülerini, günümüzdeki Ely kasabası yakınlarında bulunan bir rahibe manastırının arazisine gömülmüş genç bir kızın çürümekte olan cesedini mezardan çıkarıp ona saldırmaya iten kaygıların neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Arkeologlar, kızın bacaklarının kırılmış ve başının gövdesinden ayrılmış olduğunu tespit ettiler. Kızın mezarındaki bir muska kesesinin içinde ametist boncuklar, bakır alaşımlı halkalar ve dini kutsal emanetleri barındıran küçük metal bir kapsül bulunuyordu. O dönemde pek çok İngiliz Hristiyanlığı benimsemiş olsa da, bazıları pagan inançlarını sürdürüyordu. Paganlar arasında kadınlar ritüel uzmanıydı; Hristiyanlar arasında ise rahibeler manevi lider konumundaydı. Blair, “Kadınlar güçlüydü,” diyor. “Bu nedenle de korkutucuydular.”
Bazı akademisyenlerin kötü niyetli geri dönen cesetler olarak adlandırdığı tehlikeli ölüler, MÖ ikinci binyılda Mezopotamya’da yazılan Akkad destanı İştar’ın İnişi’nden beri edebiyatta yer almaktadır. Tanrıça İştar, “Ölüleri dirilteceğim, yaşayanları yiyecekler” diye tehdit eder. Arkeologlar, cesetlerin taşlarla ağırlıklandırıldığı, bağlandığı, sakatlandığı veya yakıldığı Mezopotamya mezarlarının bu tür ayaklanmaları önlemek amacıyla yapılmış olabileceğini öne sürmüşlerdir. Ortaçağ Avrupalıları bu tekniklerin hepsini uygulamış, mızrak ve kazıklarla saplama gibi cesetlere yönelik daha fazla ihlal yöntemi eklemişlerdir. 2019 gibi yakın bir tarihte, aralarında bir rahibin de bulunduğu bir grup Rumen, bir cesedi kazıkla sapladıkları için yargılanmıştır.
Bram Stoker’ın Kont Dracula karakteri, kısmen 1720’ler ve 1730’larda Sırbistan’da görülen ve yaşayanlara ölümcül hastalıklar bulaştıran hortlaklara dair söylentilerden esinlenilmiştir. Sırp vampirlerin kan emdikleri ve kurbanlarını kendileri gibi birer vampire dönüştürebildikleri rivayet edilirdi. Diğer vampir paniği vakalarında olduğu gibi, 18. yüzyıldaki bu Sırp olgusu da çalkantılı bir dönemde ortaya çıkmıştı. Hastalık salgınları, dini çalkantılar ve siyasi şiddet olayları sırasında, genellikle hortlaklar suçlanır ve cesetlerine saldırılırdı. Blair, “Bir kez aşırı nitelikte bir ritüel başladığında, onu durdurmak epey zordur,” diyor. “Üç veya dört cesedi ‘öldürdükten’ sonra, ‘Tüm bunlar anlamsızdı’ demek giderek zorlaşır.”

Bir insanı ısıran bir cesedi tasvir eden duvar resmi, Haukipudas, Finlandiya
Araştırmacılar, MS 7. yüzyılın sonlarında İngiliz köylülerini, günümüzdeki Ely kasabası yakınlarında bulunan bir rahibe manastırının arazisine gömülmüş genç bir kızın çürümekte olan cesedini mezardan çıkarıp ona saldırmaya iten kaygıların neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Arkeologlar, kızın bacaklarının kırılmış ve başının gövdesinden ayrılmış olduğunu tespit ettiler. Kızın mezarındaki bir muska kesesinin içinde ametist boncuklar, bakır alaşımlı halkalar ve dini kutsal emanetleri barındıran küçük metal bir kapsül bulunuyordu. O dönemde pek çok İngiliz Hristiyanlığı benimsemiş olsa da, bazıları pagan inançlarını sürdürüyordu. Paganlar arasında kadınlar ritüel uzmanıydı; Hristiyanlar arasında ise rahibeler manevi lider konumundaydı. Blair, “Kadınlar güçlüydü,” diyor. “Bu nedenle de korkutucuydular.” Tehlikeli ölüleri etkisiz hale getirmek ürpertici bir işti. Belirsizlik dönemlerinde korkuya kapılan kalabalıklar, genellikle suçlayıp dehşet saçacakları dışlanmış gruplar bulurlardı. Blair, “Ölüleri öldürmek, yaşayanları öldürmekten iyidir,” diyor. “Eğer birilerine zulmedecekseniz, çoktan ölmüş olanlara zulmetmek çok daha iyidir.”
Kaynak: https://archaeology.org




